Akciğer kanserleri, "her cebe hergün bir paket sigara" alışkanlığının henüz başlamadığı 1900’ lerden evvelki tarihlerde hekimlik bültenlerinde yoktu..
Bugün dünyada en yaygın, tedaviye karşı kampanya en muannit, en öldürücü hastalık Kanser hastalığıdır. Her yıl genç ve orta yaşta milyonlarca kişi (tütün tiryakisi) bu kanserden ölmektedir.. Oysa bu afeti kesinlikle önlemek tütün içmemekle mümkündür...
Tütün korkunç bir alışkanlık ve iptila meydana getirmektedir. Hastalık belirtisi yokken, içen kişi, tütünü bütün ikazlara rağmen bırakamamakta; bile bile içmekte, yani intihar etmektedir.. Ne gariptir ki, kendisinde, akciğer - Tütün Kanseri teşhis edildiği zaman, hayret edilen bir kolaylıkla, tiryaki kişi kendiliğinden tütün içimini bırakmaktadır ama iş işten geçmektedir...
Bu yazının gayesi, tütün içenler ve içenlerle aynı kapalı odada oturup çalışmak mecburiyetinde olanların, tütün kanserinden korunmak ve eğer başlamışsa erken teşhis ederek, yapılacak tedaviye şifa şansı vermek için, bilmeleri ve uygulamaları gereken basit ve de en güçlü yegâne tıp teknolojisini arzetmektir.
Yeryüzünde olduğu gibi insan vücudu içinde de yücelerden ve derinlerden koparak gelen; aşağılara ve yüzeye yaklaştıkça, mikroskopik düzeylerde koskocaman ırmaklar, nehirler teşkil eden akarsular vardır, bunlar gerekli enerji maddelerini artırırken bir yandan da minik canlılar olan milyonlarca hücremizin atıklarını toplar, vücudu yıkayıp tertemiz yaparlar... Bu sular ifrazat içerisinde aynı zamanda, birkaç günden birkaç haftaya kadar tabii ömürleri olan hücreler de eks olup, ölüp dökülürler. Vücudun bu sulan arasında, konumuzdaki teknolojiye hizmet eden en önemli birisi "Balgam" adı verilen akciğer ifrazatıdır.
Hekimlik dilinde akciğerler, muasır medeniyetin elektronik hekimlik teknolojisinin bile asla erişemeyeceği kıldan ince binlerce bronşiollerden (kanalcıklardan) oluşmuşlardır. Bu kanalcıklar, akciğerlerin yücelerinden ve derinliklerinden başlarlar. Birbirleriyle birleşir, kalınlaşırlar önce bronşları, sonra trakia dediğimiz ana nehir yatağını teşkil edip ağıza - dışa açılırlar. Bu yapı, onu çevirip örten pekçok yaprakları ile çok dallı bir ağacın bedenine benzediği gibi; konumuz açısından da tıpkı, sımsıkı dev ormanlardan kopup gelen yüzlerce ırmağın teşkil ettiği amazon nehrine benzer.
En ücra yerlerinden -insan ayağı basmamış, basamamış bölgelerinden yıkayıp topladığı maddeleri, içine dökülmüş – eksfolie olmuş - milyonlarca yaprakları, dışarıya taşır. İşte bu su Amazon, Atlas okyanusuna dökülmeden önce, önüne bir filtre konarak süzülse, ve getirdiği yapraklar ve diğer maddeler bu süzgeçten toplanıp incelense, nasıl ki, insanın henüz erişemediği o derin ormanlardaki mevcudat ve mahlukat bulunup tanınır, anlaşılır, teşhis edilirse, akciğerlerin derinliklerinden salgılanıp, sessiz sedasız fakat gene de gürül gürül akarak, aşağılara gelen; deltasında çoğunlukla yutulup mideye gönderilen; zaman zaman da dışarı atılan balgam, öylecesine bir inceleme ve araştırma hazinesi getirir. O balgam ki her ne kadar "pis" ve "kerih" bir madde olarak görülüp değerlendiriliyorsa da, hakikatte, insan sağlığının kontrolünde çok kıymetli, muhteşem bir hazinedir. (Şekil 1)
Tertemiz bir havada, medeniyet ürünlerinin kirletmediği bir atmosferde nefes alan insanın ciğerlerinde hiç bir hastalık yoktur ve olamaz da.. Böyle bir akciğerin ifrazı olan balgamda, içerden dışarıya akıtıp getirdiği sıvıda, filtre ettiği seyrek hava tozları; akciğer kanallarının, ömrünü tamamlayarak dökülmüş hücreleri ve çok miktarda, vücut müdafaasının mavi melekleri olan koruyucu hücreler - makrofajlar* -(amazon'daki yabancılara karşı pirana'lar gibi) bulunur.
Oysa, tertemiz kırsal alanlarda, toprakla suyla uğraşarak başka hiçbir medeniyet ürünün zararlı artığına tamah etmeden yaşıyan kişi, kendisine lütfedilmiş bu ilâhî imkânları eliyle kirletiyor, yani tütün içiyorsa ki, pek çok köylü vatandaşlar bu ağır suçu işlemekte. Yüce Allah'ın emaneti, vücudu tütün dumanıyla, zifiriyle kirletmekte, ilâhî cezayı da haketmektedir. Akciğer kanseri olmakta ve kan kusa kusa ölmektedir... Yayınlanmış araştırmalarımızda, teşhis ettiğimiz sayısı binleri aşan akciğer kanseri vak'alarında en yüksek nisbetin, kırsal alanlarda hayatını sürdüren köylülerde bulunuşu (yüzde 17), oldukça mânidardır ve hem bilim adamlarına, hem yöneticilere, ve hem de eğiticilere büyük dersler vermektedir.
Tütün içmeyenlerde, tütün içilen yerlerde hayatını tüketmeyenlerde ve tütündeki kanser yapan madde ile aynı anlamdaki radyasyon - radyoaktif madde - ile uğraşmayanlarda, primer akciğer kanseri yoktur, görülmedi ve olamaz, da.. .Akciğer kanseri, hiç bir modern aletin göremeyeceği ve gösteremeyeceği en başlangıç çağında, 3–5 adet kanser hücresinden ibarettir. Bu hücrelerin bölünme ve üreme hızı yüksektir. Sayıları artarken sürekli olarak dökülüp, balgam sıvısı içine düşerler ve de dışarı gelirler.
İnsan, gündüzleri ayakta dolaşırken belli belirsiz “öhö”lerle, ciğerde biriken balgamı dışarı atar ve yutar. Bu balgam, gündüz alınıpta incelense hastalığın başlangıcında, seyrek olan kanser hücreleri görülemeyebilir. Oysa kişi bütün gece yatakta upuzun yatıp uyurken, balgam sıvısı kalın bronşlarda adeta birikir. Su kısmı vücut tarafından emilir.. Böylece giderek sıvıca daha yoğun, hücrece daha zengin bir balgam oluşur. İşte bu sebeple kişi, sabaha karşı uyandığında, doğrulmadan önce, bronşları yarı yarıya doldurmuş olan balgamı bertaraf etmek, (atmak, yutmak) veya dışarı çıkarmak mecburiyetindedir.. Bu hal hemen herkeste görülebilen tabii (biyolojik) bir hâdisedir.
İşte bu sebeple, sabahın bu ilk balgamı, akciğer hastalıklarını, hususiyle de akciğer - tütün - kanserini, kontrol ve erken teşhis etmede kullanılabilecek mükemmel ve de eşsiz bir maddedir.
Yapılacak iş, başucunda kuru, temiz ufak bir kap, tercihen bir kahve fincanı veya çay bardağı bulundurmak, ve sabahtan ilk uyanıp doğrulurken biraz daha sert bir "öhö" ile, içten - derinden sökülüp gelen bu balgamı o kaba almaktadır. ..
Hekime gitmeye, hekim zamanını almaya gerek yoktur.. Kaptaki balgam, 24 saat süre ile bozulmaz, serin bir yerde üstü kapalı tutulur, muhafaza edilir. Aynı gün içinde, tam eğitilmiş, sitoloji mütehassısının laboratuarına götürülür. Yalnız laboratuar ücreti ödenmiş olur. Bu ücret, sitolojinin üstün tecrübeli uzmanında belki pahalı olabilir; ama hiçbir zaman iki aylık sigara içimi parasından fazla olmaz.. Yılda bir kez bu kontrol muayenesini yaptırmağa kat kat değer..
LABORATUARDA BALGAMA UYGULANAN TEKNİK:
Altından ışık gelen özel bir masa üzerine konmuş bir petri çanağı içine balgam boşaltılır, bilir kişi tecrübeli bir teknisyen, bu yoksa, laboratuar doktorunun kendisi ''iğrenç” bulup kaçınılan yabancı balgama, ilim, insanlık hekimlik aşkı ile yaklaşarak bakar.. Öğreniminin ve tecrübesinin verdiği bilgi ile İncelediği yayılmış balgamdan, şüpheli yerleri seçer, özel pensler veya çöpcüklerle alır. Mikroskop lamı üzerine sürer, ince bir film halinde yayar. Havada kurumasına müsaade etmeksizin tesbit eder.. Sonra da, kolay görüp incelensin diye, oldukça dikkat ve zaman isteyen sistemlerden geçirerek boyar..Lamelle kapatır ve mikroskop altına getirir, (şekil. 2.)
İNCELEME: Mikroskop altında bir tek balgam preparatı ince eleyip sık dokuyarak aranır - taranır. Binlerce, onbinlerce normal hücreler arasında eğer varsa kanser hücresi bulunur, teşhis olunur.. bulunmazsa, sorumluluğu, laboratuar doktoru üslenerek, kanser yok teşhisi verir.
İki adet balgam preparatını tam ve kusursuz incelemek bir sitoloji uzmanına, çok iyi bir klinik muayene hekiminin, iki hastasına vereceği zamanı harcatır, ayrıca sitoloji uzmanı bu incelemeyi, mikroskoptan yansıyan çok güçlü ışıklara karşı yapmak zorunda olduğundan gözlerini de harcar. Bu nedenle sitoloji uzmanlığı, hiç kuşku yok hekimlikte en ağır, en yorucu bir işi yapmakta bunun mutluluğunu yaşamaktadır...
Bu balgam incelemeleri ile kontrol muayeneleri günde bir paketten, sigara içmiş ve içmekte olan kişilerden en az yılda bir mutlaka yapılmalı, daha da iyisi altı ayda bir tekrarlanmalıdır. Sigarayı bıraksa da, bundan beş yıl sonraya kadar, vücuda can veren, yaşama sevinci veren akciğerlerin sağlığı yalnız böylece, bu yöntemle korunmuş olur..
(*) mavi melekler adını verdiğim makrofajlar konusunu, vücut savunmasındaki önemi sebebiyle daha sonraki bir yazıda ele alacağız.