Tarihler 28 Haziran 1914'ü gösterdiğinde, bir Sırplı öğrencinin Avusturya-Macaristan veliahtına karşı tabancasını ateşlemesiyle çıkan kıvılcımlar, I. Dünya Savaşı'nın startını verir ve çok geçmeden dünya harmanını tutuşturur. Osmanlı Devleti de 2 Ağustos 1914'de akdettiği gizli bir anlaşma ile Alman safında yerini alır.
Yeni Harbiye Nazın olan Enver Paşa'nın, İngilizler'in takibinden kaçan iki Alman savaş gemisine Boğazlarımızda sığınma hakkı vermesi ve daha sonra da Almanlar'ın kışkırtmaları ile bu iki geminin Rus limanlarını bombalaması neticesi fiilen I. Dünya Savaşı'nın içine itiliriz.
Böylece, Avrupa topraklarında hem Fransızlar hem de Ruslar'la savaşarak, zor durumda olan Almanlar, Kafkas cephesinin açılmasıyla biraz daha rahat nefes alarak gayelerine ulaşmış olurlar.
Bu arada, hiçbir ciddi tecrübesi olmadan 32 yaşında Başkumandan Vekili olarak ordu ve donanmaya hükmeden Enver Paşa da, farklı hayaller peşindedir. Genç Paşa, Sarıkamış çevresindeki Rus kuvvetlerini daha fazla güçlendirmeden imha ederek, Rusya'yı güneyden sarıp, Kafkasya, İran, Afganistan ve Türkistan'da, Teşkilat-ı Mahsusa'nın ayaklandıracağı yerli Türk kuvvetleriyle birleşip Çarlık Rus-yası'nı çökertme düşüncesindedir.
Bu düşünceyle, o sırada Doğu Anadolu'da 3. Ordu komutanı olan Hasan İzzet Paşa'ya, Sarıkamış'taki Rus ordusuna saldırma emrini verir. Yıllarını cephelerde eskitmiş Hasan İzzet Paşa, şiddetli kışta böyle bir harekatın hüsranla sonuçlanacağına inandığından, taarruzun bahara ertelenmesi tavsiyesinde bulunur. Kabul edilmeyince de mesuliyeti üzerine almamak için istifa eder.
Hırslarının dizginlenmesi mümkün olmayan Enver Paşa, Hasan İzzet Paşa'nın yerine savaşın komutanlığını bizzat üstlenmek üzere cepheye gelir.
Diğer kolordu komutanları da, taarruzu tasvip etmedikleri için, yerlerine Enver Paşa'nın Harp Okulu'ndan sınıf arkadaşı Hafız Hakkı Paşa ile İhsan Paşa getirilir.
Zaman 21 Aralık 1914'ü gösterdiğinde tarihimize "Sarıkamış Harekatı" olarak geçecek olan muharebe fiilen başlar. Bu muharebeye katılan Mehmetçiklerimizin sayısı 120-125 bin civarındadır. Fakat bu iman abidelerinin durumları perişandır. Çoğunun dondurucu soğuktan korunacak giysileri ve ayaklarında postalları yoktur. O kış kıyamette bile, imkansızlıktan köylülerin giydiği gibi çarık giymektedirler.
Bu arada İstanbul'dan kışlık giyecek, askeri malzeme ve cephane yüklü Bezm-i Âlem, Mithat Paşa ve Bahr-i Ahmer gemileri Trabzon'a doğru yol almaktadır. Yol almaktadır ama, dondurucu ayazda Mehmetçiklerimizin binbir ümitle beklediği bu konvoy, Alman Amirali Souchon'un Türk gölüne çevireceğim diye söz verdiği Karadeniz'de Rus savaş gemileri tarafından batırılır.
Giyecek, cephane ve malzeme yüklü bu üç geminin batırılması 3. Ordu'ya büyük bir darbe olur. Fakat bütün bu olumsuzluklar Enver Paşa'yı "Turan" fikrinden caydırmaya yetmez. Hemen bütün birliklere şu mesajı gönderir: "Askerler! Hepinizi ziyaret ettim. Ayağınızda çarık, sırtınızda paltonuz olmadığını gördüm. Lakin karşınızdaki düşman sizden korkuyor. Yakın zamanda Kafkasya'ya gireceğiz. Orada her türlü nimete kavuşacaksınız, İslâm Alemi'nin bütün ümidi sizsiniz."
Derhal harp planı hazırlanır. Plana göre 11. Kolordu. Rus kuvvetlerine cepheden saldırarak, onları kendi karşısında tutmaya çalışacak, İhsan ve Hafız Hakkı Paşalar yönetimindeki 9. ve 10. Kolordu ise kuşatmayı gerçekleştireceklerdir. Plânlar harita üzerinde en İnce detayına kadar hazırlanmıştır. Fakat hesaba katılmayan birşey vardır: Dondurucu soğuklar. Öyle ki, bölge yılda ortalama 120 gün karla örtülüdür. Düz yerlere 50-80 cm, dağlara 100-180 cm kar düşmektedir. En soğuk günler 21 Aralık'ta başlayarak 40 gün sürmekte ve ısının -37° ye, hatta daha aşağıya düştüğü görülmektedir.
Ve Enver Paşa'nın emriyle 22 Aralık'ta Türk kıtalarının yürüyüşü başlar. 24 Aralık günü sürekli yağan kar. kıtaların ilerleyişini büsbütün zorlaştırır.
9. Kolordu'nun Sarıkamış dağını, 10. Kolordu'nun da Allahuekber dağlarını aşarak 25 Aralık'ta Rus karargahının bulunduğu Sarıkamış'ı çevrelemeleri plânlanmıştır.
Takvimler 26 Aralığı gösterdiğinde, Enver Paşa'nın da içinde bulunduğu 9. Kolordu, Sarıkamış'a 8 kilometre uzaklıktaki Çamurludağ eteklerine gelmiştir. Vakit akşam olmuştur. Hırslı Paşa, biraz gerideki Kızılkilise köyünde askerin gecelemesine müsaade etmez. Çünkü Hafız Hakkı Paşa'ya "Sarıkamış Fatihi" ünvanını kaptırmaktan korkmaktadır. 36.784 Mehmetçikten oluşan koskoca 9. Kolordu çaresiz -25° de barınaksız ormanda geceleyecektir.
Herkes can derdine düştüğü için kolorduda düzen-nizam diye birşey kalmamıştır. Ormanın içine dağılan askerlerin yanında kalın kütükleri kesecek baltaları olmadığı için ateş de yakamamaktadırlar. Subaylar ve çavuşlar, askerin donmasını önlemek için ormanın içinde durmadan bağırmaktadırlar: "Uyumayın ha! Uyumayın, kıpırdanın!", "Durmayın arkadaşlar, zıplayın! Uyuyanı dürtükleyin." Fakat onbeş saattir yol kateden yorgun ayaklar bedenlerini taşıyacak durumda değildir. Dermansız vücutlarını bir ağaç altına atan zavallı askerler, yürürken fark edemedikleri terli vücutlarının da donmayı kolaylaştırıcı tesiriyle tatlı bir uyuşukluk içine girmekte ve donduğunu bile hissedememektedirler.
Aynı gecenin ürkütücü karanlığında arada bir garip çığlıklar, acılı haykırışlar ormanın derinliklerinde yankılanmaktadır. Bu sesler, ümitsizliğe yenik düşerek çıldırıp kendilerini uçurumlardan aşağı atanların yürekler dağlayan feryatlarıdır. Bazıları biraz akıllıca davranıp üçerli olarak baş başa sokulup çömelmekte ve başlarının üzerlerine attıkları muşambaları ile bir nevi çadır oluşturup soluklanyla ısınmaya çalışmaktadırlar.
Askerî hayvanlar ise çam yapraklarını yiyemediklerinden, ayakları ile karları eşeleyerek bulabildikleri ot saplarını ve fırsatını yakaladıkça da, birbirlerinin semerlerini, kuyruk ve yelelerinin kemirerek hayatta kalmaya çalışmaktadırlar.
Açlık salgına dönüşmeye başlayınca Erzurum Valisi'ne telgraf üstüne telgraf çekilmekte ve Vali'den de hep şu cevap alınmaktadır. "Elde yeteri kadar taşıma aracı yoktur. Halkın sırtında taşıtarak size yiyecek yetiştirmeye çalışacağım."
Vali Tahsin Bey, cepheden gelen haberleri duydukça çaresizlik içinde kıvranmaktadır. İlk ağızda 150 ton buğday unu toplamıştır. Fakat bunu 90-95 kilometre ötedeki cepheye nasıl ulaştıracaktır? Ordu ikmalsiz olarak sefere çıktığı için halkın elindeki at arabası, kağnı, katır, at, merkep ne varsa almıştır. Sonunda iş yine Anadolu'nun çileli insanlarına düşmüştür. Eli silah tutan herkes cephede olduğu için, bu iş, bıyıkları henüz terlememiş çocuklara kalmıştır. Ve, binlerce kilo un, bu çelimsiz delikanların sırtlarına yüklenir ve anaların gözyaşları içinde cepheye uğurlanır. Fakat bunların cepheye ulaşması günler alacaktır.
Öte yandan plan gereği, 10. Kolordu da 3000 rakımlı Allahuekber dağlarını aşıp kuşatmayı tamamlayacaktır. Hafız Hakkı Paşa da, Enver Paşa'dan Önce Sarıkamış'a ulaşma düşüncesiyle, ardında yüzlerce donuk bırakarak Mehmetçikleri Allahuekber dağlarının yamaçlarına sürmektedir.
Karlı dağ yamaçlarında ayaklan dizlere kadar kaldırmadan yürümek mümkün olmadığından, saatlerdir ikişerli kolda yol alan Mehmetçiklerin dizlerinin dermanı kesilmiştir. Gücü tükenen bazı erler yürüyüş kolundan kopmakta ve önündekilerle arası açılmaktadır. Arkadan gelenler de yürüyüşü aksatmamak için onu itip geçmektedirler. İyice enerjisi tükenen zavallılar, gelip geçenden medet ummakta, fakat başkasının koluna girmeye çalışmanın kendi tükenişini hızlandıracağını herkes bildiğinden kimse yardım elini uzatamamaktadır. Böylece kimseden yardım alamayan Mehmetçik, birkaç paytak adımdan sonra yol kenarına sütun gibi devrilivermektedir.
Uzaklardan işitilen aç kurt ulumaları, askerlerin morallerini altüst etmektedir. Çünkü bunların, biraz Önce aynı safta yürüdükleri arkadaşlarının başlarına üşüşeceklerini çok iyi bilmektedirler. Hele hele arada bir, bir karganın hızla dalıp bir donuğun başına konmasıyla kalkmasının bir olduğunu, sonra o donuğun yanından geçerken bir gözünün yuvasının boş kaldığını görmek, Mehmetçiklerin yüreğini dağlamaktadır. Böylece on dört saat süren bir ölüm yolculuğundan sonra yürüyüş kolunun başı Allahuekber dağlarını aşıp Beyköy'e ulaşır.
Kilometrelerce uzunluğundaki yürüyüş kolunun aniden arkası kesilince facia bütün çıplaklığı ile ortaya çıkar. Yapılan yoklamada, sefer öncesi mevcudu 16.300 olan 30. Tümen'de sadece ve sadece 1400 asker kalmıştır. Bir günlük yürüyüşün bilançosu korkunçtur. Allahuekber dağları 15.000'e yakın Mehmetçiği bembeyaz örtüsüyle bağrında kefenlemiştir.
Tarih, çatışma olmadan bir tümen gücündeki bu kuvvetin böyle korkunç bir felakete uğrayışını ilk kez kaydetmektedir.
Koca tümenden geriye kalan 1400 askerle ne yapacağını kara kara düşünen Hafız Paşa'ya, biraz sonra ulaşan haber, ikinci bir darbe olur. Allahuekber dağlarını diğer yönden geçen 31. Tümen'in 16.000 askerinden de Başköy'e ulaşabilenler yalnız 2000 kişidir.
32.300 askerden müteşekkil bu 10. Kolordu'da kala kala 3400 civarında asker kalmıştır. Bunların ekserisi de, kısmî donuk, soğuk algınlığı, tifüs, ayak şişmesi sebebiyle yürüyemeyecek haldedirler.
Köy evlerine balık istifi yığılarak dinlenmeye çalışan bu perişan askerler, biraz ısınınca bir musibetle daha karşı karşıya kaldıklarını anlarlar; soğuğun tesiriyle günlerdir varlığını hissetmedikleri bitler, sıcağı görünce ortaya çıkarak, askerlerin yakalarında, boyunlarında ve sakallarında sürüler halinde dolaşmaktadırlar.
Zavallı Mehmetçikler soyunup dökülerek, içleri kanla dolu bu bitlerden kurtulmaya çalışmaktadırlar ama faydasız. Ayrıca askerler bilmeden birbirlerine kötülük de yapmaktadırlar; Temizlenme esnasında bitlerini birbirine aktararak tifüs bulaştırmaktadırlar.
Gelelim az ötedeki Enver Paşa'ya; Paşa, 9. Kolordu'nun elde kalan bir avuç askeriyle hedefe yaklaşmıştır. Karşıda, Rus karargahının bacalarından tüten dumanlar seçilebilmektedir.
Enver Paşa, askerin yorgun olmasına bakmadan o gece Sarıkamış'a girme kararındadır ve derhal hücum emri verir. Fakat elde kalan bir avuç askerle, güçlü ve iyi donatılmış Rus savunmasını kırıp Sarıkamış'a girmek ne mümkün! Her yeni saldırı, aç ve bîtap askerlerimizin boşu boşuna kırılmasıyla neticelenir.
İsmail Habib Sevük ne güzel söylemiş: "Savaşta başkomutanlık yalnız rütbeyle değil, herkesin göremeyeceğini görmekle olur." Enver Paşa'da ise bu göz yoktur. O kolay yoldan kahraman olmak istemektedir. İnsan faktörünü hiç önemsemeden maceracı fıtratına uygun verdiği kararlar hep boşa çıkar. Sarıkamış'taki Rus yiyecek depolarına umul bağlamış, yarı aç, yarı çıplak, karlı dağlara sürdüğü ordusunu bu depolardan giydirmeyi ve doyurmayı planlamıştır. Depolar karşıda durmaktadır ama bunca şehide karşılık Sarıkamış'a girilememiştir.
Tecrübesiz Paşa, hayallerinden sıyrılarak gerçeğin acı çehresini görmeye başlamıştır. Yardım gelmeden Sarıkamış'a girmek mümkün değildir. İstemeye istemeye askerlerin toparlanıp dinlenmesi için bir gün müsaade eder.
Askerler geceyi ormanda geçireceklerdir. -25° yi bulan soğukta sabahı etmek kolay değildir. Ateş yakmak da yasaktır. En küçük alevi gören Ruslar, orayı topçu ve makineli tüfek ateşiyle hallaç pamuğuna çevirmektedirler. Donmamak için devamlı hareket etmek gerekmektedir. Güya bunun adı dinlenmedir. Kendine ne olursa olsun "Allah devlete ve millete zeval vermesin" mefkuresini kalbine nakşeden Mehmetlerimiz bu halde sabahı bulmaya çalışırlar. Gün ışıyınca subaylar, ormanda dağınık vaziyette geceleyen birliklerini toparlamaya çıkarlar. Fakat bir gariplik vardır. Büyük çamların alçak dallarında, kimi oturmuş vaziyette. kimi ayakta duran askerler, komutanlarının çağrılarına rağmen gelmemektedirler. Sanki, kendilerini elbisesiz, aç, susuz bu sarp dağlara süren komutanlarına küsmüşlerdir. Zabitler biraz daha yaklaşınca ürpertici gerçeği farkederler. Bîçare askerler, gece ayakları donmasın diye çamların üzerine tırmanmışlar ve orada donarak heykelleşmişlerdir. Ağaçların diplerindeki donmuş cesetlerin de, erken açan badem çiçekleri gibi, acımasız kış rüzgarının dallardan düşürdüğü donuklar olduğu anlaşılır. (Çok sonraları, bu savaşa katılmış aile büyüklerinin hatıralarını derleyen bir yazar. vak'adan çok etkilenmiş ve ağaç dallarında donarak şehit olan bu Mehmetçiklerimizi "Kar Çiçekleri" olarak tasvir etmiştir.)
28 Aralık'ta Enver Paşa, yardıma gelecek diye dört gözle beklediği Hafız Hakkı Paşa'nın 10. Kolordusu'nun, Allahuekber dağlarında binlerce donuk bıraktığını öğrenince şoke olur. Oysa Enver Paşa, 25-26 Aralık tarihlerinde Hafız Paşa'nın Kolordusu ile birleşip küllî bir kuvvetle saldırmayı planlamıştır. Bu gecikmeden faydalanan Ruslar, demiryolu hattı sayesinde Sarıkamış'a epeyce asker ve malzeme yığmışlardır.
Enver Paşa, şartlar ne olursa olsun kararlıdır; şansını son bir kez daha deneyecek ve elde kalanlarla mutlaka Sarıkamış'a girecektir. Çünkü geçen her saat, aç ve yorgun askerlerdeki donukların sayısının artması demektir. Ve Enver Paşa acımasız emrini verir: "Saldırı sırasında her üst, bir adım geri atanı derhal tabancası ile öldürecektir." Evet, ölmek var dönmek yoktur kısacası. Mehmetçikler mecalsiz dudaklarından kelime-i şahadeti fısıldayarak Rus mevzilerinden yağmur gibi yağan kurşunları hiçe sayıp şehadete atılırlar. İntihardan farkı olmayan saldırı Ruslar'ı şaşırtmıştır. Karlara şehitlerimizden izler bıraka bıraka inatla ilerleyen Mehmetlerimiz iyice yaklaşınca, Ruslar mevzilerini bırakıp düzensiz bir şekilde geri çekilirler. Ve uğruna birlerce cana mâl olan Sarıkamış'a adım atarız. Atarız ama, emir komuta düzeni bozulmuş bu bir avuç askerimiz de sokak çarpışmalarında gırtlak gırtlağa mücadele ede ede telef olur.
Evet bitmişizdir fakat kimse bu bitişimizi itiraf etmeye cesaret edememektedir. Nihayet Hafız Hakkı Paşa, Başkumandan Vekili'ne acı gerçeği söyleme cesaretini gösterir: "Bitti Paşam, ordumuzun kısm-ı küllisi mahvoldu."
Tarihler 10 Ocak 1915'i gösterdiğinde hayallerimizle birlikte Mehmetlerimizi de tüketmişizdir. Hazin halimizi en güzel, esir düşen bir Mehmedimiz dile getirir: "Şereften başka herşey kayboldu."
Büyük ümit ve hayallerle 6 Aralık'ta İstanbul'dan Sarıkamış'a gelen Enver Paşa, altı hafta süren bir kasırgadan sonra 3. Ordu'nun 118.714 askerinden 109.274'ünü, Sarıkamış dağlarının beyaz kefenleri içinde bırakarak sessizce İstanbul'a döner.
İbretler manzumesi olan tarih bize bu hadise ile, kitlelerin mukadderatını elinde tutan mesul mevki sahibi insanların, her türlü şahsî endişe ve ihtirasları bir tarafa koyarak, mesuliyetinin şuurunu idrak etmiş, olgun, mantıklı ve kudretli birileri olması gerektiği dersini bir kez daha hatırlatmaktadır. Enver Paşa ise, her ne kadar gönlü vatan aşkıyla yanan namuslu bir insan olsa bile, bir liderde bulunması gereken vasıflardan mahrumdur. Disiplinsiz bir ruh, cahilce bir cesaret ve güvenin sahibidir. Sergüzeştî heveslerinin ortaya çıkardığı kontrolsüz enerji, onda dümensiz bir gemi hükmündedir. Bu gemi, ilk karaya vuruşunda yüzbini aşkın vatan evladının canına mâl olmuştur.
Gerçek lider ise: ''Üstün idrak, cesaret ve kararlılığı, sabır ve metanetiyle her zaman çevresinin tek dayanağı ve ümit kaynağıdır. Süratli kararla isabet, dikkat ü temkinle cesaret, sabr u tahammülle atılganlık gibi zıtlıklar, onun sihirli dünyasında birleşir, bütünleşir ve birbirinin tamamlayıcısı olurlar."
Bu Cihan Harbi'nin alevlerine atılmakla Sarıkamış'la birlikte yedi cephede yokluklar içinde savaşırız. Öyle savaşırız ki, Çanakkale'den Kafkaslar'a, Ortadoğu'dan Trablusgarp'a kadar binlerce kilometrekarelik alanı memleketimizin güzide evlatlarının mukaddes kanlarıyla sularız ve bu sulamanın bedeli öylesine büyüktür ki, (şehit sayısı: 941.480. yaralı, hasta: 990.000, Esir ve kayıp: 358.520, Umumi kayıp: 2.229.000, oran: % 80.3) Akifimiz'e gözyaşları içinde:
"Gitme ey yolcu beraber oturup ağlaşalım.
Elemim bir yüreğin payı değil paylaşalım.
Karşımda vatan namına bir kabristan yatıyor"
dedirtir. Fakat bu kaderi tecellinin mükafat-ı hâzırası ise; "Cenab-ı Hakk'ın fasık, günahkar bir milletten, beşte bir olan dört milyonu velayet derecesine çıkarması, onlara gazilik ve şehadet nasib etmesiyle müşterek hatadan neşet eden, müşterek musibetin, mazi günahını silmesi olmuştur."
İstikbaldeki, "arzın hakiki sahipleri"nin hazırlanması için bir tasfiye niteliğindeki bu sırlı hadisedeki hikmeti sezememekle beraber, o gün için eğer galip gelse idik, Bediüzzaman Hazretleri'nin âlem-i misalde "Mukadderat-ı İslâm için toplanan bir meclis" önünde söylediği şu sözler olacaktı sanırım: "Hasmımızın elindeki cereyan-ı müstebidaneye, belki daha şiddetli kapılacak idik. Halbuki o cereyan, hem zalimane, hem İslâm âleminin tabiatına aykırı, hem iman ehlinin ekseriyetinin menfaatine zıd, hem ömrü kısa, parçalanmaya namzettir. Eğer ona yapışsa idik, İslâm âlemini, tabiatına, fıtratına muhalif bir yola sürükleyecek idik."
Bu elîm hadisenin ufuktaki mükafatı ise, "Müsibet, mükafatın mukaddime sidir" darb-ı meseline uygun olarak Bediüzzaman'ın: "Yirmi ölecek, üçyüz dirileceğiz" müjdesidir. Ve bu müjde, dün Mehmetçiklerimizin kanlarıyla suladığı ölü topraklarda yeşeren filizlerin, bire onbeş vermesiyle gerçekleşmeye başlamıştır. Rabb'imizin soldurmaması niyazı ile...